21 Nisan 2014 Pazartesi


BEKLEMEK

....


Sisler içerisinde bir Kış sonu sabahı uyandım. Uzun zamandır yapmadığım ve yapmayı çok sevdiğim bir meşgalenin peşine koşacağım bugün. Bir çırpıda giyinip çıktım. Telefonum yok. Kırık. Bir arkadaşımla buluşacağım oysa ve haberleşme mevzu nasıl olacak belli değil. Ne çabuk alışıyoruz her şeye. Sanki doğduğumdan beri varmış gibi şimdi yokluğu ne acayip. Neyse biz tıpkı eskiden olduğu gibi yaptık tabi tabi. Evden çıkmadan haberleştik. Şu saatte şurada. Tamam. Gidip bekleyeceğim.
.
Beklemek. İnsanoğlunun en sevmediği işlerden. Ben mesela, nefret ederim, beklemek sabır demektir, sabır ki en büyük meziyetlerdendir. Gelgelim bende bulunmaz. Hele de yapmayı düşündüğüm şey olmasını çok arzuladığım bir şeyse.  Hele de uzun zamandır bu anı bekliyorsam. Hele de ve en önemlisi zamanım zaten azsa.
Hayatta herkes bir şey bekliyor. Hepimiz bir şeyler bekliyoruz. Aşk,  para,  başarı. Neyi bekliyorsak o sınavımız oluyor, onunla deneniyor bilgimiz ve yetkinliğimiz. Bakalım bugüne dek ne öğrenmişiz?
O açıdan bakınca dünya bir eğitim merkezi gibi bir bakıma, bir ruh eğitim merkezi,  acemi ve olmamış ruhları gönderiyorlar buraya bilinmeyen bir yerlerden,  biz sahip olduğumuz bedenler içinde eğitip geri gönderiyoruz yine kim bilir nereye…
.
Benim sınavın bugün ki aşamasında işim kolay aslında. Fasulyeden bir deneme seansı olmalı bu.  Fotoğraf çekmeye gideceğim bir arkadaşımla, uzun zamandır yapmadım bu işi kendime bir zaman ayırıp. Yalnız işin fenası, zaman her zamanki gibi az. Eve erken dönmek ve rutin hayata kaldığım yerden devam etmek gibi bir yükümlülüğüm var. Demek ki bütün koşullar oluşmuş. E hadi bakalım o zaman. Perde!
.
Güneş sislerin arasından bir görünüp bir kayboluyorken arkadaşımla buluşacağım durağa varıyorum. Zamanı ayarlayamayıp epeyce de erken gelmişim. Bekleyeceğim. Beklerken yapılacak en güzel iş oyalanacak eğlenceli bir şeyler bulmaktır.  O zaman etrafı seyretmeye koyulmak en güzeli çünkü insanı seyretmek başlı başına bir eğlence. Önce bir güzel yer bulmak lazım durup beklemek için ama içim içime bir sığsa. Bir o yana bir bu yana yürüyorum, bir sağa bir sola bakıyorum. Arkadaşımın nereden geleceğini kestirmeye çalışıyor, gözüme kestirdiğim tarafa doğru da yürümeye başlıyorum. Biraz yürüyünce aklım gene durakta kalıyor gerisin geri dönüyorum.
Seçim zamanı.  Bazıları da iktidar bekliyor işte.  Yollar her yerden bangır bangır çalan müzikleri, saçma sapan vaatleri ile aniden karşımıza çıkan arabalarla dolu.  Bunlar da sinirlerimizi test ediyor olmalı. Bir de bayraklar ve afişler falan var tabi, aman girmeyeceğim buna çıkılmaz buradan çünkü,  bir ülkeyi yönetecek parti, lider, neyse ne, yönetici, böyle seçiliyorsa zaten orada bir sakatlık var kuşkusuz.
.
İşte tam da böyle sabırsız bir şekilde dolaşıp bakınmaya devam ederken fark ediyorum onları, etraftaki sıkıcı kalabalığının içinden sıyrılıyorlar bir şekilde.
Üç kişiler. İki kadın ve bir erkek.
İlk dikkatimi çeken şey kadınlardan bir tanesinin zarif şıklığı. Orta yaşın üzerindeki bu küçük grubun içinde ilk göze çarpan o.  Hemen yanında boylu poslu, gençliğinde mahallenin bütün kızlarının yüreklerini hoplatmış bir adam ve bir de biraz pejmürde kılıklı, komik suratlı bir kadıncağız daha.
Bu üçünün duruşunda beni çeken bir şey var. Kendi aralarında hararetli hararetli bir şeyler konuşuyorlar.  Biraz yaklaşıp kulak kabartıyorum.
.
“Gelmez senin oğlan bu sene artık “diyor adam, kadınlardan komik suratlı olana.
“Sen onu dört sene daha bekleme artık, dinlemişlerdir sizi”
Kadının suratı iyice allak bullak oluyor bu cümleyi duyunca.
“Ya ama ben bir şey demedim ki” diyor,  gözlerinde bir ümit, acaba şaka mı yapılıyor ifadesi var ama emin olamıyor bir türlü,
Adam, bu defa bıyık altından gülmesini biraz daha belirginleştirerek;
“ Gelmeeezzz “ diye üstelemeye devam ediyor,
 “Yandı onun terhis, gör bak “.
Kadın nihayet bu gülüşü fark etmiş biraz rahatlamış ama yine de az önce çorbasına düşen sineğin bulandırdığı midesiyle hala biraz şüpheli
“ Abi ama yapma böyle bak yüreğime indireceksin vallahi burada” diyerek sitem ediyor.
Şimdi bunlar belli ki uzun zamandır ahbap ve belli ki bu şeker abi bu ablayı defalarca kandırmış böyle, sonra hep birlikte gülmüşler filan, ama işte yine, her zaman olduğu gibi inanmış. Çok tatlı değil de ne bu şimdi?
.
Bu esnada onlara yaklaşa yaklaşa en sonunda tam arkalarına mevzilenmiş olduğum için,  bana bakarak,
 “ Ya benle ne alakası var, bak zaten fotoğraflarımızı bile çekiyorlar burada”  deyip gülümseyerek beni ve boynumdaki makinayı işaret ediyor.
Ben yüz bulmaktan memnun, hemen iyice yanaşıyorum,
“Evet “diyorum  “ben şimdi bu fotoğrafları yollayacağım amirime mesele neydi yalnız”
Kadın olaya yeni ve tarafsız bir gözün katılmasına bayılıyor. Belki o da biraz farkında bu oyunun, yeni hikâyelere, yeni kahramanlara dünden razı. Ya da belki neyin ne olduğu daha bir netlik kazanacak diye düşünüyor. Hemen olanca içtenliğiyle bana dönüp, başlıyor anlatmaya;
“Oğlum” diyor,  “asker, Tunceli’de, 2 ay kaldı terhisine, geçen aradığında dedim ki, bırak bu devlete bir tek sen mi fayda olacaksın, bir şeyler uydur, hasta ol, rapor al erken gel.”
“Bu da bana diyor ki” iyice keyifle gülmeye başlamış olan adamı işaret ederek,  “ dinlemişlerdir sizi gitti terhis”
.
O an birden güneş, sisler arasından olanca güzelliğiyle aydınlatıyor ortalığı. Hepimiz birden gülmeye başlıyoruz. Gerçi onun bakışlarında hala küçük de olsa bir şüphe var. Emin olması için ne yapmamız gerekecek acaba?
.
“Ya aman ne yapacağım ben şimdi” diye hayıflanmaya başladığında dayanamıyorum
 “Yok hanımefendiciğim hiç olur mu öyle şey” diyorum
“Sizinki oğluna bir an evvel kavuşmak isteyen bir anne yüreği  işte, devlet anlar bunda bir kasıt olmadığını”.
Kadının gözleri parlıyor birden, kendi de bunu düşünüyor belli ki ama bir de başkasından duyunca hepten rahatlıyor. Ya bak gördün mü diyor adama ben biliyordum.
Muhabbet böyle bir yere gelince tabi durmak olmuyor. Ben de bekliyorum onlar da. Her birimiz ayrı bir şey. Gözümüz, aklımız, gönlümüz hep biraz beklediğimiz şeyde sohbete başlıyoruz.

.
Bu saf hanımcık başlıyor anlatmaya arkadaşını, O ezel ebed hep böyle imiş O. Hep böyle zarif hep böyle bakımlı. Evi de yemekleri de hayatı da hep böyle özenli.  Bayıldım diyorum, hayata kendine özen göstermek ne güzel şey.
Eşi anlatıyor sonra gülerek, bu ikisi de hep böyle işte diyor, hep geziyorlar,  İstanbul’un tüm semt pazarlarını dolaşır, her birine mutlaka giderler.
Eh diyorum biz kadınlar böyleyiz işte. Ben de çok seviyorum pazar dolaşmasını,  inanmaz gibi bana bakıyor üçü birden, pazara giden kadın tipi yok belli ki bende.
Aldıkları bu güçlü referans ile daha bir üzerine gidiyorlar olayın. Bak gördün mü diyorlar, bütün kadınlar pazar sever. Ayaküstü bir kadın dayanışması yapıyoruz hemen, “kalabalık semt pazarları şahanedir birliği” oluşturuyoruz.
 E ama diyor adam, her Salı Kadıköy’de Pazar var mesela, ezberlemiş besbelli hepsini,  ta buradan kalkıp oraya gider misin, evet giderim diyorum. Ama her Salı diye üsteliyor, yok her Salı değil tabi, o kadar sık gidemem,  işte bunlar onu da kaçırmıyor diye devam ediyor, gözlerinde müşfik sevgi dolu sıcacık bakışlar.  Belliydi diğer insanlardan farklı oldukları. Sevgi var bunların içinde, mutlu insanlar bunlar.

Ben anlatıyorum onlar dinliyor onlar anlatıyor ben gülüyorum.  Bir ara oğlu askerde olan ablanın beni oğluna almak istemesine kadar gidiyor mevzu. Ara ara gözlerimiz hala beklediğimiz şeyde ama artık sabırsız değiliz, böyle bir komik dörtlü olduk, beni de aralarına aldılar, belki şimdi bir başka bekleyenin de gözü kulağı bizde kim bilir.
Nereden açılıyorsa laf dönüp dolaşıp annelere geliyor. Sohbetin içinde en az konuşup en çok dinleyen şık kadının gözleri doluveriyor.  Çok yeni kaybetmiş annesini.  İlk defa o zaman dikkat ediyorum yüzüne,  güzel gözlerinden iri iri damlalar akıyor. Bana bu yazıyı yazdıran, bilinmeyen uzaklara bakarken, aniden sessizce akmaya başlayan o kocaman damlalar.  O an her yer gözyaşı oluyor.
Üzülüyoruz bu konu açıldığı için hepimiz, eşi hemen sevgiyle kolunu omuzuna doluyor, kadın gözyaşlarına hâkim olmaya çalışıyor dudaklarını ısırıp, “ e ama işte hayat “diyoruz kabul etmek lazım bazı şeyleri, eveleyip geveliyoruz yani,  beylik lakırdılar, zaman çözecek oysa bu meseleyi kendince.  Yine başladığı gibi aniden duruyor ağlama, bir eliyle -eh sen yok musun- diye sitemkâr bir işaret yaparken arkadaşına,  öteki eliyle de gözyaşlarını siliyor dikkatlice. Gözleri hala derin ve dalgın, ama artık dudaklarının ucuna hayatı bilen gülümseme var.  E! diyor nereden açtın bu konuyu bak şimdi makyajım akacak.
.
Derken otobüsleri geliyor.   Eşi onları otobüse bindiriyor, hızlı hareketlerle yerleşiyorlar,  otobüs hareket ediyor, gözden kaybolana dek bana el sallıyorlar, adam başıyla nazik ve saygılı bir selam çakıp muhtemelen kahveye, arkadaşlarıyla kaldığı bitirim bir muhabbetin devamına yetişmeye seğirtiyor.
Durağın öte yanından,  geleceğinden neredeyse emin olduğum yönün yüz seksen derece ters tarafından yani, arkadaşım geliyor. Gülüyorum.
Sis yer yer yoğunlaşıp yer yer güneşi aralayarak perdesinden, devam ediyor. Yoğunlaştığı yerlerde günlük hayatın tüm sıkıcı halini yutup bize sadece güzel olanlarını netliyor.  Sonra bütün gün fotoğraf çekiyoruz. Çekerken zamanı, beklemeyi, acıyı, neşeyi her şeyi unutuyoruz, an oluyoruz, anda kalıyoruz, çünkü zaman kısıtlı, hakkını vermek lazım, ruhumuz biraz eğitilmiş an azından bunu biliyoruz.