17 Mayıs 2018 Perşembe


YOL


"Yabancı şarkıların acıklısı bu" dedi çocuk. 
Çalıştıkları mağazayı açıyorlardı.
İçerinin serin karanlığından hüzünlü, güzel bir şarkı yayılıyordu sokağa.
Çalışırken hayaller kuruyorlardı belki, böyle şarkılar dinleyerek, hüzünlenerek ya da bazen de neşeli.
Hayatlar ve hayaller.
Arasında gidip gelmeler.
Bakkala gidiyordum ben de.
Seyrediyordum.
Ve düşünüyordum.
Yine çok şeyleri.
Sevdiğim insanları, dertlerini, neşelerini, yapılabilecekleri. Kendi dertlerim ve neşelerimi.
Yapmayı hayal ettiklerimi ve yapmam gerekenleri.
Kaygı ve huzurlarımı.
Böyle kalabalık ama sakin iğde kokuları arasında, ellerim cebimde yürüyordum.
Hayatım ve hayallerim arasında.
...
Yaşamın her şeye rağmen hiç durmadan devam eden muazzam akışı ve bütün saçmalığına rağmen muhteşemliği çok hayranlık uyandırıcı.
Düşünmek, yaşamak, hayal etmek ve denemek.
Gülmek, dans etmek, şarkı söylemek, üzülmek ve sevinmek. Hepsi.
Her şey.
Tüm bunların, hayallerimiz ve hayatımız, yapmak istediklerimiz( milyonlarca şey) ve yapmamız gerekenler( milyonlarca başka şey) arasında bir denge içinde yürüyebilmek de böyle b'işi olsun benim için ve hepimiz için.
Sakin, kolay ve iğde kokulu.
günaydın 

30 Mart 2018 Cuma

DÖNÜŞÜM







Karanlık kasvetli bir hava.
Baharı bekliyorum.
Kışın kalbinde aylardır uyuyan baharı.
Dışarda ince bir yağmur yağıyor.
Damlalardan birine tutunup bırakıyorum kendimi.
Yumuşacık bir geçiş ile işte ben de oradayım.
İçinde.
Toprağın.
Karanlık.
Kuytu ve ıslak.
Ama yumuşacık ve korunaklı.
Çok yakında bereketle fışkıracak.
 Sabırla bekliyor. 
Koruyup gözeterek bekliyor.
Sevgiyle.
Ve en doğal haliyle.
Az ötemde görüyorum, küçücük bir tohum. Kıpır kıpır ve sabırsız.
Bekliyor.
 Zamanını.
Biliyor ki gelecek.
Her zaman gelir.
Ve geldiğinde hazır olmak için atmış filizlerini yüzeye doğru.
Sen görmüyorsun ama o büyüyor.
Hızı senin göremediğin bir hız hareketi bilmediğin. 
Ama var.
Orada büyüyen bir küçük hayat var.
Dallarını gökyüzüne uzatmak tomurcuklarını  rengarenk pıtır pıtır açmak meyvesini vermek paylaşmak çoğalmak için büyüyor.
Bize yeniden doğuşu, hayatı, mutluluğu, devamı yaşamı müjdelemek için büyüyor.
Bir arıya bal, bir kuşa meyve olmak için, renkleriyle kasveti dağıtmak kokusuyla hayatı yaşanır kılmak için.
Bahar olmak için geliyor. Bahar geliyor. Yaradılışın başından beri bıkmadan usanmadan bunu yapmaktan hiç yorulmadan geliyor.
Ve bize hatırlatıyor.
Döngüyü.
Bitişleri ve başlangıçları. Bitişlerin başlangıç olduklarını.
Her bitişimizde yeniden, yeniden, yeniden başlamayı.
Yeniden doğmayı. Küllerimizle döküldüğümüz bereketli toprakların içinden çiçeklerimizle fışkırmak için zamanı gelince kendimizi toprağa bırakmayı. 
ve bunu kutlamayı…

10 Ağustos 2015 Pazartesi

AŞK


                          
                                                            AŞK

“Çöz Aslı’m göğsün düğmelerini” Der Kerem, yıllar süren hasretin vuslata ereceği an.  
Han Aslı ay parçası gibi aklara bürünmüş, tatlı bir utançla salınarak;
“Keremim”, “bu düğmeleri sen çöz, babamın dileğidir bu”.
Dertli Kerem gülümseyerek;
“ Sana el ile değil göz ile dokunmalı amma, söyle gülüm, saz ile mi çözeyim, söz ile mi?”
 Aslı utanıp sıkılarak ;
“ el ile” … Deyince, Kerem davranır.
Gel gör ki Aslı’nın babasının hazırlattığı bu sihirli göyneğin düğmeleri Kerem çözdükçe bağlanmaktadır. Vazgeçmeden sabaha kadar uğraşır Kerem. Seher vakti tan ağarırken, artık içindeki ateşin harına daha fazla dayanamayarak bir ah çeker, o nefes ile çıkan alevler önce kendisini sonra Aslı’yı tutuşturur, ikisi de yanar, kül olur. Derler ki, onların küllerinin savrulduğu çöllerde Kays Leyla’nın hasretinden Mecnun olmuş, Leyla Mecnun’unu sayıklayarak can vermiş, Ferhat deldiği dağlardan akan suyu görememiş ve sonra…
Sonra? Sonrasına gerçekten gerek var mı acaba? Çünkü sonrası hep “aşk” işte… Ta kal-u beladan beri üstümüzün başımızın, yüreğimizin bulandığı aşk. Kerem’den Aslı’ya, Leyla’dan Mecnun’a, Albert’ten Heloise’e,  Nazım’dan Piraye’ye, Tomris’ten Turgut’a hep aşk. Her yer, her şey aşk.
Diyardan diyara, mevsimden mevsime, aşk.
Sağı solu belli olmayan aşk.
Dünyanın bütün yorgunluğunu göğsünde uyuyarak unuttuğumuz aşk.
İlhamı bütün perilerin padişahı aşk.
Her yaraya merhem, her derde deva aşk.
Üzerine yazılmamış hikâye, çizilmemiş resim, bestelenmemiş melodi, söylenmemiş söz kalmayan aşk.
Tarifi olmayan, olsa da satırlara sığmayan aşk.
Ne çekersek ve yaşarsak elinden, gönül rızasıyla kabulümüz aşk.
Aşk…
Ahh aşk…
Çağırınca gelmeyen aşk.
O öyle nazlı ve öyle hassas ki çağırınca gelmiyor hiç evet. Geleceği zamanı sadece kendisi biliyor. Hangi demde gelecek kendi seçiyor. Ve öyle bir zamanda geliyor ki, şartlar ne olursa olsun vazgeçmek mümkün olmuyor.
Onun saltanatı da makamı gibi bambaşka, bir geldi mi bütün sesler kaderine boyun eğiyor.  Gönül ikliminde bir fasl-ı saba hüküm sürüyor. Ve ta vuslata kadar o melodi hiç bitmiyor. Gerçi vuslat aşka pek de iyi gelmiyor. Çünkü aşk aslında hasretle, ayrılıkla besleniyor. Evet, tam aksi gibi düşünülse de aslında, aşk ayrılık seviyor.  Neden aşk ayrılığı bu kadar seviyor. Neden ayrılıkla besleniyor ateşi aşkın. Ya da şairin dediği gibi neden “ayrılıklar da sevdaya dâhil”?
Mesela Kerem Aslı’yla evlenip muradına erse, İsfahan’da ticarete başlasa, Aslı da 3 çocuk yaparak komşularla haftada bir altın gününde toplansa ne olacaktı bu aşk hikâyesi?
Cevabı çok basit, olmayacaktı kuşkusuz. Tıpkı bugün etrafımızda hemen hiç olmadığı gibi.  Şayet yarım kalmasaydı, içinde acı ve ayrılık olmasaydı, bu hikâyelerin hiç biri günlük hayat telaşesinden öteye gidemeyecekti ve biz hiç duyamayacaktık onları. Yani evet, şair çok doğru söylemiş, belki tam bunu demek istemese de, ayrılıklar dâhildir sevdaya hatta ben daha da ileri giderek sevdanın kendisidir ayrılık diyorum. Ve müsaadenizle biraz daha derine iniyorum. Onun bizim yüreğimizi deştiği yere.

OLUYORUM ÖYLEYSE VARSIN

Ne diyorduk, evet, aşk ayrılığı seviyordu, iyi de bu güzelim duygu neden böyle olumsuz durumlardan besleniyor acaba. Neden kavuşulamadıkça daha bir kıymetleniyor. Neden ayrılıklar sevdaya dâhil. Bu sorunun cevabı bir başka soruda gizli belki, “sahiden” aşk var mı?  Sahiden aşk, sahici aşk?
Baştan başlayalım.
Hakkında çok şey merak ederiz aşkın. O hep bir gizem, hep bir kapalı kutu, ona dair sorular hiç bitmez. Ama en çok da şunu duyarız “ var mı yok mu?”  Çünkü hikâyeleri biliyorsunuz; hep bir varmış bir yokmuş…
Bilim dünyasında aşkın var oluşuna dair üç temel teorem var. Ha ha ha, elbette kandırıyorum sizi yok öyle bir şey, keşke olsaydı. O zaman aşk bir matematik kadar kolay olurdu. Gerçi tamam, “oksitoksin” adlı bir hormonun yok açtığı bazı duygu durumlarından bahsediliyor ve hormondaki toksin içeriğine bakılınca bir tür “aşk zehri” olabileceği gayet de mümkün görünüyor ama benim konum bilim değil ve bence aşkı bilimle filan açıklayarak büyüsünü bozmasınlar. O hep hikâyelerde, filmlerde, şarkılarda kalsın. Soruya dönecek olursak, bu soru asırlardır soruluyor olsa gerek. Ve bana sorarsanız cevabı gayet de basit; evet aşk var. Ama nasıl var, aşk çeşit çeşit var; gerçeği var, yalanı var, ulvisi var, hayalisi var, manevisi var, var da var. Şöyle mi desek; aşkın sadece kendisi yok, halleri de var. Onun varlığından anladığın hal ne ise aşk sana onunla var. 
Misal en çok sorulan “gerçek aşk” var mı meselesi. Gerçek aşk var mı? Var tabii, hiç olmaz mı? Ama işte gerçek aşk aslında hayali olan aşktır. Zira iki insan arasında yaşanan en gerçek aşk aslında hayali olanıdır. Siz bunun üzerinde düşüne dururken ben ötekilere geçeyim. Yalan haline mesela, evet böyle bir hali de var ve bu ne yazık en sık yaşananı ve daha çok pop star alaturka olanı. Tabiri mecaz en hikâye hali.
Geçelim.
Toparlamak için hatırlatayım “ayrılığın aşka dahlini” inceliyorduk.
Devam edelim.
Bir de yok hali var aşkın, yokluk hali. Bence en önemli olan hali. E ama durun, daha anlatmaya bile başlamadan hiç öyle şey olur mu demeyin, hemen itiraz etmeyin, bakın hikâyelere ya da şarkılara, bakın bakın, şiirlere bakın, aşk en çok ne zaman var?
E gördünüz mü? Aşk “yok” ken daha çok var. Demek ki bu halde aşkın varlığı aslında bir yokluk hali.
J
Karmaşık mı geldi, doğaldır, aşk da böyle bir şey zaten.  Galiba sorumuzun cevabı buradaymış.  Ayrılıklar sevdaya dâhildir çünkü ayrılıklar aşkın yokluk halleridir. Bunu biraz daha uzatabiliriz, dedim ya önemli bir haldir, hatta buradan nihai sonuca varacağız, okuyalım;
Bu halde aşk en çok “olmuyorken” vardır. Bir türlü kavuşamazken, peşinden koşarken, her daim onu anar, arar, özler ve çıra gibi için için, onun için yanarken.  Çünkü o zaten yakmak için vardır. Yakmak ve eritmek yok etmek ve yeniden yaratmak için.  Zira aşk yoktan var eder. Böylece aşkın son haline gelmiş bulunuyoruz.  En son varılacak ulvi hali. Yolun sonu. Aşk ile yaşanılan şey aynı zamanda bir yolculuktur çünkü.
Bana soracak olursanız bu hal, aslında aşkın en “var” halidir, en “olma” hali, varırsan olursun. Yolda kaybolmaz işaretlere doğru bakarsan.
Karşına çıkan tabela hep şu olur, ama gör ama görme;  Aşkın kendisi mi olmak istiyorsun yoksa aşka sahip olmak mı? Olmak mı istiyorsun yoksa sahip olmak mı? Görürsen, gelirsin, gelirsen, erirsin, erirsen erersin…

Yani, aşk değil galiba asıl soru; sen var mısın yok musun?
Yoksan ol, bu sırra er, çünkü aşk onun sırrına erenlerindir. O sırra erebilmek için o ateşten geçebilenlerindir. Bu yolda Kerem gibi, Mecnun gibi, Aslı ya da Leyla gibi yanmayı göze alabilenlerindir.
Aşkı ararken onlar gibi, bizim de nefs perdelerinden bir bir sıyrılmamız gerekmektedir.
Bu yüzdendir kavuşulamayan aşkların ölümsüzlüğü ve güzelliği. Aşka ve sevgiliye varma yolunda alınan her mesafe ile eriyen nefs ve yükselen ruhun o görkemli hikâyesi aslında ölümsüzleşir.
O yolda kat be kat sıyrılır üzerindeki ego kabukları ve her bir katman döküldüğünde yere, daha bir kendisi olur kişi. Aşk onu eğitir, törpüler, tazeler.
Çelik ateşte dövülünce nasıl keskinleşirse insan da aşk ile yandıkça özüne varır.
Olur.
Aşk da var olur sen de var olursun.
Çünkü son tahlilde aşk bir “olma” meselesidir.  Aşk “Bir olma” meselesidir.
İşte bu sebeple hikâyeler hep “bir varmış bir yokmuş”tur.
Kimisi ermiş, varmış, olmuştur, kimi erememiş, yokmuş, olmamış.
Olamayanlar işte böyle hep yarım kalmış.





                                                       
                                                        Temsili Kedim



HAYAT.


Kedim balkonda, masanın altına tam siper yatmış, yaklaşan baharı kutlamak için uçuşan kuşlara nafile tuzaklar kuruyor.
En sevdiğim ihtiyarlarım, bir kavuşma mutluluğunda yılların yorgunluğunu unutmuş çaylarını yudumluyor.
Kızım, hem biraz hasta hem sınav derdinden yorgun, okulda, ihtimal zilin çalmasını bekliyor.
Ve başka başka insanlar dünyanın başka başka yerlerinde başka başka şeyler yapıyor.
Bana gelecek olursak ben, her zaman olduğu gibi yine olmadık işler peşinde, rutin dışı bir hafta sonundan sonra evde,  hayatın neden bu kadar tuhaf olduğunu düşünüyorum.
.
Hayat tuhaf gerçekten. Biz mi onu bu hale getiriyoruz yoksa tuhaf olduğu için o mu bize bunu yapıyor bilmiyorum. Şaka şaka, biliyorum aslında artık biraz. Her ikisi de doğru bunların biraz.
Yine de acayip işte. Biraz düşünüce insanın aklı almıyor.
.
Kısa bir kere her şeyden önce. Kısacık. Bir göz açıp yummak gibi, pıt diye geçiverecek. Bak neresindesin?
Sonra güllük gülistanlık değil hiç? Böyle bu kadar değil hiçbir şey. Şu an bile bir sürü yerde bir sürü acı var. Yokluk var. Yoksunluk var. Ölüm var.
Sadece yokmuş gibi yapıyoruz.
Sıra bize gelene kadar.
Anların içinden geçe geçe inşa ettiğimiz ve adına ömür dediğimiz bir zaman tünelindeyiz, ite kaka yaşamaya çalışıyoruz.
Ucunda ışık olduğu da rivayet tabi ama orasını henüz tam bilmiyoruz.
.
Yukardan, çok çok yukarılardan bakıldığında ne kadar da komiğiz kim bilir.  Hatta ona da lüzum yok aslında, tek tek hayatları düşünmek bile kâfi,  kimse ait olduğunu yaşamıyor. Yaşamak zorunda olduğuna ait olmaya çalışıyor.
Alıştığını bırakıp, yenisini deneyecek cesaret yok kimsede çünkü. Her tıkanışta her şeyi yıkıp, yeniden yeniden yeniden başlayacak.
Cesareti olan sınırlı sayıdaki insan ya döngünün bir yerinde olmadık bir kırılmayla savrulduğundan ya da doğuştan gelen bir yeti olarak sahip olduğu gücü kullanarak, bize ayrılmış bu kısa mucizevi ve tuhaf şeyi,  en doğru şekilde değerlendiriyor.  Yapmak istediklerini cesurca yapıyor. Bu yazı onların hikayesi değil bu yüzden. Onlar bunu okumasa da olur. Biz onların hikâyelerini okuyor, izliyor, vay be diyoruz. Bir an durup düşünüyoruz. Çok da hevesleniyoruz. Bir gün mutlaka diyoruz. Az kaldığını ümit ediyoruz. Sonra kaldığımız yerden, yine unutup her şeyi, aynı hızla sürüklenmeye devam ediyoruz. Ara ara, kapandığımız kutulardan şöyle bir başımızı çıkartıp bir nefes alıyor, dışarısı da amma nefismiş, dur o zaman şu işleri bitireyim de ben de çıkayım diyerek tekrar daldığımız kutularda, ömür bitiriyoruz.
.
Bu açıdan şanslı diyebileceğimiz bir kısmımız hiç farkında değil zaten ne nedir? Bir yanlışlık hissediyor sadece ama ne olduğunu hiç bilemeyecek belki de.
Gel gör ki sonuç değişmeyecek, hep bir tatminsizlik.
.
Çok mu karamsar bir tablo çiziyorum, yo aslında, bu yazıyı hiç de karamsar duygularla yazmıyorum. Sadece olanı görüyor ve işte budur diyorum. Fark ettiklerimizle ne yapacağımız zaten bize kalmış, sona daha var çünkü.

Hem herkes kendi meşrebince bir şeyler de hissediyor tabi bu esnada canım. O kadar da ot gibi gelip gitmiyor kimse. Mutlu olmayı da beceriyoruz bir şekilde. Gerçekçi olanlar, çok da zevk almadan, hırsların peşinde, hep bir adım daha öteye atmaya çalışarak gidiyorsa hayalperestler de aldıkları zevkler kadar ağır bedeller ödeyerek gidiyor.
.
Fakat yine de gerçek haz bu değil işte. Hiç yaşamadık, bilmiyoruz. ama hissediyoruz. Bu değil! Böyle gerçek mi olur?
J
.
Olmadığını anlamak için sade içlerimize bile bakmamız yeter. Her birimizde bir acayip boşluk. Ebatları ve yerleri farklı sadece. Adını bir türlü koyamadığımız bir eksik şey. Hep bir “ ya az evvel dilimin ucundaydı ama böyle nasıl anlatsam” hali. Hiç susmayan zihinler bu yüzden.
.
Geveze zihinler, huzursuz bünyelerle bir resmigeçit töreni yapıyoruz tünelden. Kâinatta katrilyar kere yapılmış, bitirilmiş bir yürüyüş bu aslında. Bizimkini farklı sanıyoruz. Bitmesin diye de bir aidiyet telaşı içinde, tutunmaya çalışıyoruz.
Oysa tutunsan da duramayacaksın, o yüzden bırak, ait olma. Değilsin zaten.
Koca bir evren bu dağılsana.
Belki bir başka yerde seni bekleyen şahane bir şey var.
Karışsana.
.
Bir deneyebilsek. Yapamıyoruz.
Korkuyoruz bitiremiyoruz.
Alışmışız bırakamıyoruz.
Hep yeni bir şey yaşamak ne güzel olurdu oysa.
Yaşayamıyoruz.
Dünle beraber gideni bırakıp öyle devam edemiyoruz.
Her gün yeni şeyler söyleyemiyor, bulanmadan donmadan akamıyoruz.
Onun yerine kedilerimizi balkondan alıyor, ihtiyarlarımızın çaylarını tazeliyor, çocuklarımızın üzerine daha bir titriyoruz.
.
Yine de benim umudum umut, o yüzden müsaadenizle kendiminkine bir şerh koyuyorum;
“ şimdilik”
J
                       Ormanın Buda'sı

11 Temmuz 2014 Cuma

                                                                       


                                                           
                                           
                                                                                                       




Böyle de bir hayat var burada. Bu rengarenk tekerlekli sandalye bir tatlı kız çocuğunun. Hiç hareket edemiyor, hiç, kafasını, ayağını, vücudunu oynatamıyor, hiç bir kasına hakim değil gibi, öyle yatıp kalıyor yatırdıkları yerde. Sade tek eli ile ( öteki dirsekten yok zaten) yerden aldığı kumları avucunun içinden süzüyor, öyle öyle oynuyor, ufku seyrediyor, rasta saçlı, iki kadın nöbetleşe kitaplar okuyorlar uzanıp yanına, arada değişik aletlere yatırıp yüzdürüyorlar, gün böyle geçiyor onlara, tuhaf bir huzur var üstlerinde, bir sakinlik, neredeyse hiç konuşmuyorlar. Sabrı, mücadeleyi, kabullenmeyi daha bir çok şeyi vakur duruşları zaten anlatıyor.

7 Haziran 2014 Cumartesi


                                          
 

                                   HAYATLAR BAĞLAR VE BAŞKA ŞEYLER
 

Hayat yaşlandıkça daha mı zor daha mı kolay?
Yalnızlıklar, kayıplar, hastalıklar. Bazen bu yol sizin de gözünüzde büyüyor, sizi de acık ürkütüyor mu?  Yoksa sonuna yaklaştık az kaldı kurtulacağız diye için için huzur mu duyuyorsunuz?
.
Bugün annemi Çapa'ya kontrole götürdüm, oradan çıkınca da arkadaşına gitmek istedi. 14 yaşından beri tanıştıkları, 34 sene beraber çalıştıkları bir arkadaşı.
Ben de fırsat bu fırsat, küçüklüğümün en şahane yıllarını geçirdiğim Kıztaşın’a attım kendimi. O dönemlere dair net hatırladığım hadiseler üç beş şeyi geçmez ama bana verdiği hissiyat bambaşkadır. Ne zaman oradan geçsem, hatta bırak geçmeyi hatırlasam bile sokakları, içim muhteşem olur. Damarlarımdan kan yerine bal akar.
O sebeple koşa koşa gittim. Epeyce bir dolaştım sokak sokak. Yaptığım yaramazlıkları hatırladım. Geçmemin yasak olduğu caddeyi ( sokak tabi, o zamanlar bize cadde :) üç beş defa geçtim. İçim bir hoş oldu yine. Eski sağlıklı köklerimle bağlar, bağlantılar kurdum filan.  Bedenime ve zihnime o günleri hatırlattım iyice bir. Dedim böyle ol’canız. 
Sonra Şehzadebaşı’na doğru gidip Kadınlar Pazarı’nın içinden geri döndüm, tam caddeye yaklaştığım sırada başörtülü,  70 küsür yaşlarında, nefes nefese bir teyze yol ortasında durdurup b’işiler sordu. Önce anlamadım, ağır bir doğu aksanıyla konuşuyordu. Gel teyzeciğim kaldırıma öyle konuşalım, demin söylediği uzun cümleyi elemiş, sadece “Kadınlar Pazarı nerede” diye sordu.
Bak dedim, tuttum elinden, şu az ilerisi görüyor musun? İşte orası.
Kaldırıma da çıkarttım, yavaş yavaş git dedim, dinlen biraz, nefes nefese kalmışsın, yüzü aydınlandı, elini yüzüme doğru uzattı, şaşırdım, yanağımdan çeneme doğru okşadı, öyle bir güzel öyle bir içten sevdi öyle tatlı dualar etti ki epeyce bir müddet ağzım kulaklarımda, acayip bir sırıtışla, öyle yürüdüm.
Dedim Hande sen sevilmeyi ne çok seviyorsun.
J
Döndüm sonra annemi almaya. Oturup biraz da onlarla sohbet ettim. Annemler genç kızlık hatıralarını anlattı, bilmediğim neler neler, kahkahalarla gülerek dinledim.
Bir başına yaşıyor diye uzaktan bana ne zor geliyordu o arkadaşının hayatı. Alakası yokmuş meğer;
Çocuğu kimsesi yok, çok uzakta bir yeğeni ve arada uğrayan komşuları dışında.  Ama gayet de mutlu ve memnun. Penceresinin önüne koyduğu küçük koltuğu tam karşısında duvara monte ettirdiği televizyonuyla yaşayıp gidiyor. Bir sürü ameliyat geçirmiş ama gayet de sağlıklı. Ben dedi, ağabeylerimi, ablalarımı, kocamı arka arkaya kaybettim, tabutlarını kendi ellerimle süsledim ama işte ne yapayım hayat böyle. Yine de çok şükür.
Bu cümle nasıl ferahlatıcıydı, bu tevekkül. Hayatı olduğu gibi kabulleniş. Fazla sorup soruşturmadan. Öylece.
Demek böyle de yaşanabiliyor. Sağlıkla nefes aldığı sürece bir şekilde mutlu oluyor insan.
Her dakika bir seveni olmasa bile.
Bir güne kaç kuş, hem bir sürü sevilmek hem ümitli hikayeler.
Annem mutlu, ben mutlu.
Döndük. Bunu yazdım.
Okudum baktım, tam toparlayamamış daldan dala atlamış, araya başka şeyler sıkıştırmış, ana fikri satır aralarında bi yerde kaybetmişim.
Ama olsun.
Bu defa da böyle olsun. Hayatın kendisi de çok tutarlı ve derli toplu b’işey değil zaten.
Sadece yaşamak lazım çok düşünmeden en mutlu olabildiğimiz şekilde. En olmasını istediğimiz. Nihayetinde kısa çünkü.
Gerçi o da olmuyor. Onu da düşünmemek lazım işte

29 Mayıs 2014 Perşembe




BİR İNSANI SEVMEKLE BAŞLAYACAK HER ŞEY…

     Ne güzel bir filmdir “Selvi Boylum Al Yazmalım “.Sadece müziği, Türkan Şoray’ın kocaman mahcup gözleri ve Kadir İnanır’ın insanın içine işleyen bakışlarıyla değil, sevgi üzerine söylediği söz ile de 1977 den beri eskimeden seyredilir.
   Benim sevgiye bakışımı netleştirmiş bu güzel aşk filminde Asya’nın (Türkan Sultan ) filmin bir karesinde söylediği bir cümle filmin ve bence sevginin ana temasıdır;
   “” SEVGİ EMEKTİR…””
     Ve ayrıca - şimdi aşağıda yazacaklarım belki biraz ciklet kâğıtlarından çıkan yazıları andıracak ama yinede –
SEVGİ;
   Sevilenin uğruna kendinden bir şeyler vermektir, istenmeden, hiçbir karşılık beklemeden,
   Karşındakini koşulsuz, olduğu gibi sevmektir,
   Bir mal gibi sahiplenmek değil, çok kıymetli bir hazine gibi sahip çıkmaktır,
        Erkekleri bilmem, ama biz kızlar hep masallardaki onurlu şövalyelerden gelecek GERÇEK SEVGİYİ beklemişizdir yıllarca. Ne kadar büyürsek büyüyelim ve hatta da yaşlanalım, şu anki halimizle neyi yaşıyor olursak olalım, hepimizin içinde birer küçük prenses en güzel kıyafetlerini giyip şövalyesinin geleceği – ya da bir kurbağadan evrimleşeceği – günü bekler… Biz bundan haberdar olsak da olmasak da…

Hepinize iyi sevgiler.