HAYATLAR BAĞLAR VE BAŞKA ŞEYLER
Hayat yaşlandıkça daha mı zor daha mı kolay?
Yalnızlıklar, kayıplar, hastalıklar. Bazen bu yol sizin de gözünüzde büyüyor, sizi de acık ürkütüyor mu? Yoksa sonuna yaklaştık az kaldı kurtulacağız diye için için huzur mu duyuyorsunuz?
.
Bugün annemi Çapa'ya kontrole götürdüm, oradan çıkınca da arkadaşına gitmek istedi. 14 yaşından beri tanıştıkları, 34 sene beraber çalıştıkları bir arkadaşı.
Ben de fırsat bu fırsat, küçüklüğümün en şahane yıllarını geçirdiğim Kıztaşın’a attım kendimi. O dönemlere dair net hatırladığım hadiseler üç beş şeyi geçmez ama bana verdiği hissiyat bambaşkadır. Ne zaman oradan geçsem, hatta bırak geçmeyi hatırlasam bile sokakları, içim muhteşem olur. Damarlarımdan kan yerine bal akar.
O sebeple koşa koşa gittim. Epeyce bir dolaştım sokak sokak. Yaptığım yaramazlıkları hatırladım. Geçmemin yasak olduğu caddeyi ( sokak tabi, o zamanlar bize cadde :) üç beş defa geçtim. İçim bir hoş oldu yine. Eski sağlıklı köklerimle bağlar, bağlantılar kurdum filan. Bedenime ve zihnime o günleri hatırlattım iyice bir. Dedim böyle ol’canız.
Sonra Şehzadebaşı’na doğru gidip Kadınlar Pazarı’nın
içinden geri döndüm, tam caddeye yaklaştığım sırada başörtülü, 70 küsür yaşlarında, nefes nefese bir teyze yol
ortasında durdurup b’işiler sordu. Önce anlamadım, ağır bir doğu aksanıyla
konuşuyordu. Gel teyzeciğim kaldırıma öyle konuşalım, demin söylediği uzun
cümleyi elemiş, sadece “Kadınlar Pazarı nerede” diye sordu.
Bak dedim, tuttum elinden, şu az ilerisi görüyor musun? İşte orası.
Kaldırıma da çıkarttım, yavaş yavaş git dedim, dinlen biraz, nefes nefese kalmışsın, yüzü aydınlandı, elini yüzüme doğru uzattı, şaşırdım, yanağımdan çeneme doğru okşadı, öyle bir güzel öyle bir içten sevdi öyle tatlı dualar etti ki epeyce bir müddet ağzım kulaklarımda, acayip bir sırıtışla, öyle yürüdüm.
Dedim Hande sen sevilmeyi ne çok seviyorsun. J
Döndüm sonra annemi almaya. Oturup biraz da onlarla sohbet ettim. Annemler genç kızlık hatıralarını anlattı, bilmediğim neler neler, kahkahalarla gülerek dinledim.
Bir başına yaşıyor diye uzaktan bana ne zor geliyordu o arkadaşının hayatı. Alakası yokmuş meğer;
Çocuğu kimsesi yok, çok uzakta bir yeğeni ve arada uğrayan komşuları dışında. Ama gayet de mutlu ve memnun. Penceresinin önüne koyduğu küçük koltuğu tam karşısında duvara monte ettirdiği televizyonuyla yaşayıp gidiyor. Bir sürü ameliyat geçirmiş ama gayet de sağlıklı. Ben dedi, ağabeylerimi, ablalarımı, kocamı arka arkaya kaybettim, tabutlarını kendi ellerimle süsledim ama işte ne yapayım hayat böyle. Yine de çok şükür.
Bu cümle nasıl ferahlatıcıydı, bu tevekkül. Hayatı olduğu gibi kabulleniş. Fazla sorup soruşturmadan. Öylece.
Demek böyle de yaşanabiliyor. Sağlıkla nefes aldığı sürece bir şekilde mutlu oluyor insan.
Her dakika bir seveni olmasa bile.
Bir güne kaç kuş, hem bir sürü sevilmek hem ümitli hikayeler.
Annem mutlu, ben mutlu.
Döndük. Bunu yazdım.
Okudum baktım, tam toparlayamamış daldan dala atlamış, araya başka şeyler sıkıştırmış, ana fikri satır aralarında bi yerde kaybetmişim.
Ama olsun.
Bu defa da böyle olsun. Hayatın kendisi de çok tutarlı ve derli toplu b’işey değil zaten.
Sadece yaşamak lazım çok düşünmeden en mutlu olabildiğimiz şekilde. En olmasını istediğimiz. Nihayetinde kısa çünkü.
Gerçi o da olmuyor. Onu da düşünmemek lazım işte J
Bak dedim, tuttum elinden, şu az ilerisi görüyor musun? İşte orası.
Kaldırıma da çıkarttım, yavaş yavaş git dedim, dinlen biraz, nefes nefese kalmışsın, yüzü aydınlandı, elini yüzüme doğru uzattı, şaşırdım, yanağımdan çeneme doğru okşadı, öyle bir güzel öyle bir içten sevdi öyle tatlı dualar etti ki epeyce bir müddet ağzım kulaklarımda, acayip bir sırıtışla, öyle yürüdüm.
Dedim Hande sen sevilmeyi ne çok seviyorsun. J
Döndüm sonra annemi almaya. Oturup biraz da onlarla sohbet ettim. Annemler genç kızlık hatıralarını anlattı, bilmediğim neler neler, kahkahalarla gülerek dinledim.
Bir başına yaşıyor diye uzaktan bana ne zor geliyordu o arkadaşının hayatı. Alakası yokmuş meğer;
Çocuğu kimsesi yok, çok uzakta bir yeğeni ve arada uğrayan komşuları dışında. Ama gayet de mutlu ve memnun. Penceresinin önüne koyduğu küçük koltuğu tam karşısında duvara monte ettirdiği televizyonuyla yaşayıp gidiyor. Bir sürü ameliyat geçirmiş ama gayet de sağlıklı. Ben dedi, ağabeylerimi, ablalarımı, kocamı arka arkaya kaybettim, tabutlarını kendi ellerimle süsledim ama işte ne yapayım hayat böyle. Yine de çok şükür.
Bu cümle nasıl ferahlatıcıydı, bu tevekkül. Hayatı olduğu gibi kabulleniş. Fazla sorup soruşturmadan. Öylece.
Demek böyle de yaşanabiliyor. Sağlıkla nefes aldığı sürece bir şekilde mutlu oluyor insan.
Her dakika bir seveni olmasa bile.
Bir güne kaç kuş, hem bir sürü sevilmek hem ümitli hikayeler.
Annem mutlu, ben mutlu.
Döndük. Bunu yazdım.
Okudum baktım, tam toparlayamamış daldan dala atlamış, araya başka şeyler sıkıştırmış, ana fikri satır aralarında bi yerde kaybetmişim.
Ama olsun.
Bu defa da böyle olsun. Hayatın kendisi de çok tutarlı ve derli toplu b’işey değil zaten.
Sadece yaşamak lazım çok düşünmeden en mutlu olabildiğimiz şekilde. En olmasını istediğimiz. Nihayetinde kısa çünkü.
Gerçi o da olmuyor. Onu da düşünmemek lazım işte J

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder